English

 
 

 
Ana Sayfa Programlar Akademik Personel Araştırmalar Değişim Programı Kampüste Yaşam

 

 
Erhan Erkut ile yapılan mülakat

1) Kanada’dan Türkiye’ye ne için geldiniz? Bilkent’i neden tercih ettiniz?

Kanada’da 20 yıl yaşadım ve ulaşabileceğim şeylere ulaştım orada. Kariyerimin ortasında hedef değiştirmenin iyi olacağını düşündüm. Türkiye’de de inanılmaz bir potansiyel var şu anda, hem ekonomide hem de eğitimde inanılmaz bir potansiyel var. Zamanlamada ekonomik istikrar rol oynadı. Ayrıca Bilkent Üniversitesi çok ciddi atılımlara yatkın ve açık bir okul. Türkiye’de Bilkent’ten  başka dünya çapında olabilecek bir okul daha göremiyorum şu anda.  O yüzden niçin Bilkent sorusunun cevabı çok kolay.

2) Okulumuza geldikten sonra bir çok yenilik yaptınız. Bu yeniliklere devam edecek misiniz?

Yurt dışında gördüğüm bazı şeyleri uygulamaya çalışıyorum, ve burada olmasının daha iyi olacağını düşündüğüm bazı şeyleri oturtmaya çalışıyorum. Bunlar tabii bitmeyecek. Buraya çok sıradan bir yöneticilik için gelmedim. Yeni bir şeyler yapabilmek için geldim ve sürekli olarak Bilkent’i ve işletme fakültesini hocalarımızla beraber nasıl bir adım daha ileriye götürürüz diye düşünüyoruz.

3) Bilkent Üniversitesi ve Zorlu Holding’in ortaklaşa uyguladıkları eğitim programı hakkında ve bu programın her iki tarafa yararları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Yöneticilik eğitimi dünyada çok ileri gitmiş durumda. Türkiye’de ise epey geri. Türkiye’deki holdingler bu eksikliğin farkına vardılar ve üniversitelerle birlikte bir takım iş birlikleri içine girmeye başladılar. Bunun holdinglere olan faydası çok açık. Üniversite mezunu birisini işe aldığınızda ondan 40 yıllık bir kariyer bekliyorsunuz. 40 yıl içerisinde hiç eğitim vermeden bu insandan sürekli başarılı olmasını beklemek imkansız. Üstelik işe aldığınız insan yöneticilik eğitimi almamışsa, mühendis ise ki bir çok holdingde bu geçerli, bu insanı da yönetici yapmaya çalışıyorsanız o zaman yöneticilik ile ilgili temel bilgilerin bir noktada alınması lazım.  Bu açıdan holding için çok önemli böyle bir eğitim programı.  Bizim için de çok önemli çünkü öncelikle bu bir servis yani toplum hizmeti, biz yönetici yetiştirdiğimizi iddia ediyorsak, buyurun sizin karşınıza yönetici adayı, alın yetiştirin diyor bize holding. Biz de bu isi sadece 19 yaşındaki üniversite öğrencileriyle değil gerçek yönetici adayları ile de yapabileceğimizi kanıtlıyoruz. Bu toplum hizmetinin aynı zamanda kendi üniversitemizde verdiğimiz derslere de önemli etkisi oluyor.  Hocalarımız Vestel hakkında bir takım bilgiler ediniyorlar, oradaki yöneticilerle iletişim kuruyorlar. Bu bilgilerden ve deneyimden lisans ve MBA derslerinde de faydalanıyoruz.. Bu işbirliği araştırma portföyümüzü de zenginleştiriyor. Mesela bazı verilere ulaşmamızı kolaylaştırıyor, oradaki yönetici adaylarıyla ortak proje yapmamızı sağlayabiliyor. Dolayısıyla bizim aktif olmamız gereken üç konuda da, yani araştırma, eğitim ve servis konularında bize faydası olan bir çalışma bu.

4) Bilkent Üniversitesine geldiğinizde Bilkent dergisine yapmış olduğunuz röportajda dünyanın ilk 100 işletme fakültesi arasına girmek istediğinizi söylemiştiniz. Nisan 2006’da AACSB’ye akredite olarak tescillendi ve kalite anlamında dünyada 540 fakülte arasına girdiniz gelecekteki planlarınız ver ilk 100’e girmek için yapacaklarınız hakkında bilgi alabilir miyiz?

İlk 100, ilk 200, ilk 500 sıralamaları belli bir takım kriterlere göre yapılıyor. Hangi kritere göre değerlendirmek istiyorsanız, o kritere göre çıktılarınızı yukarı çekmeniz gerekiyor. Bizim hedefimiz, sıralama hangi kritere göre yapılırsa yapılsın adımızın okunacağı bir noktaya gelmemiz.  Dolayısıyla belli bir alanda özel olarak ilgilenelim de o alanda sıralamaya gireyim diye yaklaşmayacağız hiçbir zaman.  Bu sıralamaların çoğunda en önemli faktörlerden bir tanesi araştırma çıktısı, yani öğretim üyelerimizin uluslararası dergilerde yayınlanmış olduğu makalelerin sayısı. Bir üniversitenin uluslararası düzeyde ne kadar saygın olduğunun, ne kadar sözü geçer olduğunun bir göstergesi bu. Bu ölçüye göre biz son birkaç yıl içerisinde ciddi atılımlar yaptık ve yıllık yayın sayımızı aşağı yukarı iki misline çıkarttık.  Hedef bunu en azından bu civarda tutabilmek, hatta daha yukarılara çekebilmek. Ciddi bir işletme fakültesi olacağım diyorsanız, ki Bilkent’in araştırma üniversitesi misyonu belli,  yıllık araştırma çıktısını öğretim üyesi başına bir makale seviyesinin üzerinde tutmanız gerekiyor.  Bunu yapabilirsek zaten Türkiye’de tartışmasız bir numara kalırız. Dünyada bir yerlere gelme şansımız da artar. Kriterlerin bir tanesi bu.  İkinci bir kriter ise açtığımız programlardaki zenginlik, Bizde lisans, MBA, MS ve doktora yelpazesi zenginliği zaten var idi. Buna son yıllarda yönetici eğitimini de ekledik  Yakin bir gelecekte yöneticilere yönelik Executive MBA denilen bir programa başlamayı düşünüyoruz. Böylece derece yelpazemiz tamam olacak diyebiliriz. Bu açıdan Türkiye’de emsalsiz bir noktaya geldiğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de bunların hepsini birden iyi yapabilen okul sayısı çok az, hatta yok denilebilir.  Amacımız her programda var olmak ve, her programda en iyi eğitimi vererek en iyi öğrenciyi kendimize çekmek. Bunların yanında topluma hizmet için yapılan projeler de önemli. Örneğin geçen hafta içerisinde imzaladığımız bir anlaşma ile uluslararası bir konsorsiyuma dahil olduk. Aile şirketleri konusunda dünya çapında 50 üniversiteyi bir araya getiren bir oluşum bu. Bu oluşumun Türkiye ayağı Bilkent Üniversitesi oldu. bu tür çalışmalar da önemli çünkü bunlar araştırma ile topluma hizmeti birleştiren çalışmalardır.

5) Ülke ve coğrafi koşulları göz önünde bulundurarak Alberta Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi arasındaki eğitim ve eğitim sonrası yaşam hakkında bir kıyaslama yapacak olursanız kendi içinde artı ve eksileri nelerdir?

En büyük fark Kanada’nın Türkiye’ye kıyasla çok daha zengin olması. Kanada’nın kişi başına düşen yıllık ortalama geliri 30.000$ civarında, Türkiye’de ise bu gelir 5.000$ civarında.  Arada böyle 5-6 misli gibi bir fark olduğu zaman bu fark eğitim ve sağlık hizmetlerine ciddi olarak yansıyor. Kanada’daki bütün üniversiteler devlet üniversitesi. Kanada’nın herhangi bir devlet üniversitesinin kaynakları Türkiye’deki vakıf üniversitelerinin kaynaklarının bile kat kat üstünde. Devlet katkısı sayesinde öğrenciler yılda sadece 5 bin Kanada doları gibi bir ücret ödüyorlar ve bunun karşılığında dünya çapında bir eğitim alabiliyorlar. Gerek kütüphane, gerek laboratuar, gerekse öğretim üyesi açılarından Türkiye’de birçok üniversitenin ulaşamayacağı standartlara rahatlıkla ulaşıyorlar. Bütçe olarak bakarsanız Alberta Üniversitesinin bütçesi Bilkent Üniversitesinin bütçesinin belki de 10 misli. Yani zengin ülkenin üniversitesi de zengin oluyor diyebiliriz. Ama bu coğrafyada bakacak olursanız, yani Doğu Avrupa ve Orta Doğu standartları göz önünde tutulursa Bilkent Üniversitesi’nin yapmış olduğu şeyler ve varmış olduğu nokta hem şaşırtıcı hem de gurur verici . Ekonominin nispeten geri kalmış olduğu bir alanda dünya çapında bir üniversite çıkartılabilmesi hakikaten gurur verici bir gelişmedir.

6) Alberta Üniversitesi’nde yapmış olduğunuz projelerin benzerlerini Bilkent Üniversitesi’nde de uygulamayı düşünüyor musunuz?

Bir örnek vermek gerekirse, Alberta’da bir yönetim danışmanlığı dersi veriyorduk, ve bu ders çerçevesinde öğrenciler dışarıdan gelen şirketlere proje yapıyorlardı. Bölüm bitirme projesi gibi bir şey oluyordu bu.  Bunu bu sene MBA öğrencileri ile yapmaya başladık.  İlk grup Eylül’de projelere başlayacak. Öğrencilerin son derece hoşuna giden ve işine yarayan, eğitimlerini tamamlayan bir deneyimdi bu.  İkinci bir örnek gerekirse, Kanada’da bir uygulamalı araştırma merkezi kurmuştum. O merkez kanalıyla, sağlık sektörüne projeler yapıyordum. Burada araştırmaya benim çok vaktim olmuyor ama tabii ki fakültemizde bu tür merkezlerin kurulmasını elimden geldiği kadar destekliyorum. Aile şirketleri projemiz bunun bir örneği. Bu alana ilgi duyan dört hocamız uluslararası bir oluşumun bir parçası olarak Türkiye’de araştırma yapmaya başladı.

7) Ülkemizin sektör ve ekonomik koşulları üzerine konuşacak olursak bu yıl yapılacak olan 2 büyük seçimin ülke ekonomisine ve özel sektöre getiri ve götürüleri hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

Özel sektörün ümidi seçimlerden ülkedeki ekonomik istikrarın süreceği bir sonuç çıkmasıdır. Örneğin uzun süre kurulamayan bir koalisyon hükümeti bu istikrarı yaralayabilir. Ayrıca bir koalisyon hükümeti yapısı gereği yavaş hareket eder. Ülkenin ilerlemesi için atılması gereken radikal adımlar var, ve bunların altından zayıf bir hükümetin kalkabileceğini düşünmüyorum.  Bunun yanında benim dileğim seçimlerden ülkede demokrasiyi ve insan haklarını daha da ileriye götürecek ve toplumsal uzlaşmaya yardımcı olacak sonuçların çıkmasıdır.

8) MEC’in çalışmalarından yola çıkarak böyle öğrenci topluluklarının kişiye katacakları hakkında görüşleriniz nelerdir?

Ben Boğaziçi Üniversitesi’nde iken en çok ilgimi çeken şeylerden birisi öğrenci kulüplerinin çokluğu olmuştu. Derslere girip not almanın dışında neler yapabilirim diye baktığınız zaman ortada birtakım ilginç alternatifler vardı ve bunlar eğitimimizi çok güzel tamamladı. Ben orada öğrenci temsilcilisi olarak görev almıştım ve onun bana en az aldığım dersler kadar katkısı olduğunu düşünüyorum. Yurtdışındaki okullara doktora için başvurduğumda da bu deneyimim önemli bir rol oynamıştı. İşverenler de işe eleman alacakları zaman sadece notlara değil, öğrencinin dersler dışında ne yaptığına da bakıyorlar. Özellikle öne çıkan aktiviteler sportif aktiviteler (takım ruhu ve mücadeleye yatkınlık) ve kulüp aktiviteleri (özellikle kulüp yöneticiliği liderlik vasıflarını öne çıkarıyor). Şirketler de bu alanlarda aktif olan öğrencilere daha olumlu bir gözle bakıyor, ve bu tür öğrencileri ise alma ihtimalleri daha yüksek. Ayrıca iş sadece şirkete girmekle bitmiyor; o şirkette de kendinizi ispatlamanız gerekiyor. Bu tür aktivitelerde edinilen deneyimler öğrencinin is yaşamında da daha basarili olmasına olanak sağlıyor.

9) Sizin öğrencilik yıllarınızla şu anki öğrencileri kıyaslayabilir misiniz?

Ben Boğaziçi üniversitesi’nde 1975–80 yılları arasında öğrencilik yaptım. O zamanlar Türkiye’de vakıf üniversitesi diye bir kavram yoktu. Boğaziçi Üniversitesi’nde gayet başarılı ve motivasyonu yüksek bir öğrenci grubunun içinde idim. Öğrenciler arasında benim gözlemlediğim en büyük fark, Bilkent’teki öğrencilerin önemli bir kısmında ciddi bir motivasyon ve disiplin eksikliği. Önünü görememe ve hedefsizlik önemli bir sorun haline gelmiş durumda. Örneğin inanılmaz yüksek oranlarda derslere gelmeme problemi var. Bizim derse gidiş oranımız %100’e yakındı. Burada bazı derslerde katılım %50’nin bile altında. Bütün donem boyunca hiç görmediğimiz öğrenciler bile olabiliyor. Bizim öğretim üyesi ve idareci olarak yapmamız gereken bu öğrencileri bir an önce kazanmak, ama kazanabilmemiz için önce görüşebilmemiz gerekiyor.  Motivasyon ve disiplin eksikliğinin çeşitli nedenleri var. Örneğin lise eğitimi öğrencileri üniversiteye pek hazırlamıyor, ÖSS’nin üniversite eğitimi ile ilgisi az, kararları öğrenci değil ailesi veriyor, eğitim ücretini öğrenci değil ailesi ödüyor, birçok insanımızda maalesef az koyup çok alma tutkusu var vs. Bu sadece Bilkent’in problemi değil tabii; bu bütün Türkiye’nin problemi. Belki bizim zamanımızda ÖSS insanların bu kadar şartlandırıp beyinlerini bu kadar yıkamıyordu. Biz üniversiteye bir açlıkla geldik, buradaki öğrencilerin önemli bir kısmı ise bir bezginlikle geliyor. ÖSS ile birlikte eğitimin de bittiğini düşünüyorlar. Bu korkunç bir varsayım çünkü eğitimleri aslında daha yeni başlıyor. Bunu anlamaları en az bir sene sürüyor, dolayısıyla ciddi bir zaman kaybediyoruz. Bu süreyi daha aza indirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Örneğin bizim fakültede MAN 101 ve 102 derslerinde öğrencilere hem üniversiteyi hem de İşletme alanını tanıtmaya ve sevdirmeye çalışıyoruz.  Bu emeklerimizin karşılığını bence yavaş yavaş alıyoruz. Örneğin su anda MAN 102’de devamlılık, motivasyon, ve başarı oranı çok yüksek. MAN 101’den MAN 102’ye geçemeyen 38 öğrencimizi de önümüzdeki sene tekrar uyarıp doğru yola davet edeceğiz.

10) ileride sevilen bir dekan olabileceğinizi düşünmüş müydünüz?

Hiç düşünmemiştim diyebilirim. Sevilen bir dekan olduğum sizin söyleminiz, inşallah öyledir. Dekan olmaya gelince, üniversite yıllarında mühendis olacağımı düşünüyordum. Ama üçüncü sınıfa geldiğimde akademi bana çok cazip gelmeye başladı ve öğretim üyesi olmaya karar verdim. Zaten dekan olmaya karar veremezsiniz pek, o biraz şans, kader, kısmet işi. Öğretim üyeliğinden sonra kariyerinizin, olayların, ve şansınızın gelişimine göre bölüm başkanı, dekan, rektör gibi yöneticilik kademelerine gelebilirsiniz. Bu teklifi almadan az öncesine kadar dekanlık aklımın ucundan bile geçmiyordu. Hatta herhangi bir yöneticilik görevi bile istemiyordum. Fakat demek ki bu düşüncem Kanada için geçerli imiş. Türkiye’de, ve özellikle Bilkent’te yöneticilik yapmak çok farklı çünkü ülkede inanılmaz bir potansiyel var, yapılacak çok iş var ve ortada ciddi kaynaklar var. Bilkent girişimci ruhlu bir üniversite ve burada bir şeyler yapmak isteyen yöneticinin önü açık. Böyle bir potansiyeli görünce buna hayır demek çok zor.

11) Su an öğrenci olsaydınız okumak için Bilkent’i tercih eder miydiniz?

Bu zor bir soru. Ben öğrenci iken Bilkent yoktu ama İstanbul dışında bir yer de hiç düşünmemiştim doğrusu. Ama ben şu an tekrar öğrenci olsaydım girmek istediğim alandaki eğitim kalitesine bakardım, ve Bilkent’i tercih edebilirdim.  Türkiye’de açık ara ile bir numara olduğumuz alanlar var. Mesela İşletme bunlardan birisi. İşletme düşünseydim Bilkent’i seçerdim. Ben Endüstri Mühendisliği okudum ve bence bu alanda da Bilkent Türkiye’de en iyi. Yani tekrar öğrenci olsaydım, büyük bir ihtimalle Bilkent’i seçerdim.  Fakat akademik kariyer tercihim değişmezdi çünkü isimi hep çok sevdim.

Kaynak: İşe Başlarken 2007

 

Geri Dön

Bize Ulaşın Bilkent Üni. KAYİYEM BAIS STARS BLISS Katalog Tel. Rehberi